Yazı Detayı
11 Aralık 2015 - Cuma 20:20 Bu yazı 495 kez okundu
 
Türkiye'nin güvenliği nerede başlar?
Şükrü Ersoylu
 
 

Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra imamenin kopmasıyla dağılan tesbih taneleri gibi yaklaşık kırk yeni devlet ortaya çıktı.

 

 Özellikle Ortadoğu başta olmak üzere Türkiye’nin komşuları dünyanın çok güçlü enerji havzalarına sahip. Ortadoğu’daki sınırlar küresel güçler tarafından çizilirken neredeyse her petrol kuyusunun başına bir devlet dikilmiş ve yönetimleri de egemen güçlerin kontrolünde çok kullanışlı diktatörlerden oluşturulmuş.

 

Yıllar boyunca savaşmış yıpranmış takati tükenmiş Türkiye, güvenlik kaygıları nedeniyle yüzünü batıya dönmüş. Erken cumhuriyet dönemi idarecileri beladan uzak kalmak adına komşuları başta olmak üzere Ortadoğu ülkeleriyle ticari ekonomik ve kültürel ilişkiler de biraz gönülsüz yürütülmüştür.

 

1955 Yılında Bağdat Paktıyla başlayan bölgesel ekonomik ve kültürel işbirliğini geliştirme çabaları 1964 yılında CENTO 1985’te ECO gibi kuruluşlarla devam etti. Genel olarak Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu kırmak için araç olarak kullanılan bu kuruluşlar kültürel ve ekonomik yönden bölgenin kalkınmasına bir fayda sağlamadı.

 

1980 yılında İran Irak savaşı ile başlayan bölgesel savaşlar coğrafyayı daha istikrarsız hale getirirken başta ABD olmak üzere küresel güçlerin bölgeye olan müdahalelerini ve bölgedeki nüfuzunu artırmıştır.

 

Orta doğuda karmaşa ve herc’ü merc devam ederken Türkiye ağır aksak giden demokrasisiyle siyasi sosyal ekonomik anlamda felç olmuş şiddet ve terör sarmalı ülkeyi bir korku tüneline sokmuştu.

 

Bu süreç içerisinde Türkiye’nin komşuları ile ilişkileri de oldukça limoni idi. Türkiye Yunanistanla Kıbrısbaşta olmak üzere adalar ve kıta sahanlığı, İran’la irtica tehdidi, Suriye ile terörist başı Öcalan’ın Şam da korunması, Irakla uzun yıllar güçlü diktatör Saddam ve bölücü tehdidin geldiği PKK terörü, Bulgarlarla azınlıklar meselesi, Rusların sıcak denizlere inme emellerinin sürekli canlı olması ve komünizm tehdidi nedeniyle hiçbir zaman barış mümkün olmadığı gibi ticari faaliyetlerimiz de 2002 yılına kadar 8 milyar doları aşamamış bir boyuttaydı.

 

Türkiye de 1950’lerde ve 1980’lerde başlatılan dışa açılma çabalarının siyasi istikrarsızlıklar sebebiyle akamete uğradığını yakın tarihimizden biliyoruz.

 

2002 yılından itibaren Türkiye dış politikada paradigma değişimine gitti. Muasır medeniyet seviyesini AB ye katılarak sağlamayı kendisine stratejik hedef olarak koyan Türkiye, diğer taraftan tarihi,coğrafi ve kültürel olarak öne çıkan özelliklerini de dikkate alarak çok boyutlu, alternatifli bir dış politika stratejisi geliştirdi.

 

Zamanın dış işleri bakanı şimdiki T.C. başbakanı Ahmet DAVUTOĞLU bölgemizdeki Ülkeler ve komşularımızla yapacağımız güç birliğinin pozitif etkilerini izah etmek için, AB ilişkilerinde ve küresel güçlerle olan ilişkilerimizde çok daha etkin ve başarılı olacağımızı anlatabilmek için;

 

“Yayı ne kadar geriye çekersek oku o kadar ileriye atarız” diyordu.

 

Özellikle komşularla sürdürülen iyi ilişkiler kültürel ve ekonomik işbirliğini de beraberinde getirdi. Türkiye’nin komşuları ile ticaret hacmi 32 milyar dolara yükseldi.

 

29 Ocak 2009 T.C. Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın “one minute” çıkışı Ortadoğu halklarında Türkiye ye karşı bir sempati oluşturdu. Türkiye’yi rol model olarak gören bastırılmış kitleler  yönetime ortak olmak için Arap baharı olarak adlandırılan demokrasi talebi için harekete geçti.

 

25 Ocak 2011 de Tahrirde başlayan Mısır’daki direniş sonucunda Mübarek rejimi devrilerek seçimlerle halk yönetime ortak oldu. Arkasından Tunus, Suriye halkları kendi kaderlerini belirlemek için isyan etti.

 

Orta doğu coğrafyasında esen demokrasi rüzgârları demokrasi havarisi kesilen sömürge yöntemiyle gelişmiş küresel güçlerin hoşuna gitmedi. Çünkü kukla devlet yöneticilerini mutlu edip Ortadoğu da yaşayan halklara ait kaynakları sömürmek çok kolay görünüyordu.

 

Özellikle Irak ve Suriye de oluşan istikrarsızlık ve kaos ortamı hiç istemediği halde Türkiye yi ateşe attı. Tarihin bıraktığı mirasla kardeş ve akraba topluluklar olan halklardan, ateşin içinde olanların kendisi, Türkiye de ise yakınlarının içi yandı.

 

Türkiye şu anda yaklaşık iki buçuk milyon mülteci misafir ediyor. Tuzu kuru gelişmiş ülkelerden tık yok.

 

Egemen güçler ülkemizdeki gaflet ve dalalet hatta ihanet içerisinde olan sözde Kürtlerin temsilcisi olan çok kullanışlı siyasiler desteğiyle Türkiye’nin güneyinde bir Kürt devleti oluşturma çabasında. Cerablus- Azez hattında tek engel Bayır Bucak Türkmenleri. Ruslar Türkmen dağına abanıyor. Lazkiye ve Doğu Akdeniz de bende varım diyecek. Mit Tırlarını durduran hizmet erbabının kulakları çınlasın!

 

Hülasa Irak ve Suriye de kimi ararsanız var. ABD, Rusya, İran, Fransa, Hollanda, İngiltere vb. duyan gelmiş paylaşıma.

 

Bir gün bir adam bir tavşan vurmuş. Biri kesmiş biri pişirmiş biri yemiş biri hani bana hani bana demiş. O hikâye aynıyle vaki oluyor. Herkes orada.

 

Bir düşünürün söylediği gibi; “Yaşadığınız coğrafya kaderinizdir”

 

Kardeşleri ateş içinde kalan ve canı yanan Türkiye

 

İstikrarsız komşuları nedeniyle güvenlik sorunları yaşayan Türkiye

 

Yaşanan göçler sebebiyle ağır ekonomik bedeller ödeyen Türkiye

 

Oluşan karmaşa nedeniyle huzur ve refahı kaybolan uykuları kaçan Türkiye

 

Siz hala Türkiye’nin bölgede ne işi var mı diyorsunuz! O halde bir daha düşünün.

 

Allaha emanet olunuz.

 

 
Etiketler:
Yorumlar